Posted by: erkandemir on: Eylül 14, 2009
Bir gün nasıl üşüdüğümü anlatayım. Eylül ayıydı ve sıcaktı hava. Çok net hatırlıyorum. Terlediğim ama sırtımdan çatalıma doğru buzların aktığı bir gündü. Hafta sonuydu ve aslında dışarı çıkmam için bir sebebim de yoktu. Çocukluğumda sabahın köründe dışarı attığımdan kendimi, ilerleyen yıllarda evimde-odamda geçirmem gereken zaman artmıştı. Çocukluğumun diyetiydi bu böbreklerimle birlikte. Bir de bana hiç barış getirmeyen zeytin dalalrı vardı etrafta.
Dışarıda yürüyordum denize paralel şekilde. Yolun kenarında bir okulun bahçe duvarı uzanıyordu. Üzerinde bir sülük gördüm. Yapış yapış, çirkin bir sülük. Duvara tutunmuştu ve duvar bile sülükten daha çirkindi. Ben bile hayattan daha çirkindim. Hayatım bile bedenimden ödünç alınmıştı. Bedenim bile sülüğünki kadar yumuşak değildi. Hayatımdaki en pis, en yapışkan, en çirkin kısmı bizzat kendim oluşturuyordum. Sülük, benden hızlı ilerliyordu hayatta.
Omurlik soğanımın suyunu hissediyordum çatalıma doğru akan. Kokan ve buz gibi akan suyu… Tadına bakmıştım çocukken terimin. Her seferinde alnımdaki teri elimle siler ve emerdim. Onda dokuzu sidikmiş. Kendi pisliğini içen adamım ben. Kendi pisliğiyle susuzluğunu gideren insanım ben. Tiksinmem kendimden.
Nasıl üşümüştüm? Cevabım yok. O gündü işte. Kulaklarımda bir şarkı çalınıyordu. Aklıma bir cümle gitiriyordu. O cümle beni üşütüyor, şarkı üstüme buz döküyor ve sülük bedenimi emiyordu. Donmak olmasa bile donakalmaktı o anki halim.
Sadece pisliklerimiz yaşatıyor bizi. Terimi içiyorum o sebeple. Üşüdüğünü düşünüp, sevişip, ısınmaya çalışanlardan değilim. Sevişip, terleyip, o teri içenlerden adım.
Bokumu elledim bi kere. Çok sıcaktı. Nasıl üşüdüğüme şaşırdım. Kendinden tiksinenlerden değilim.
Şu yandaki duvarın sülüğüyüm ben. Duvardan pis, benden temiz.
Bu pislik yaşatıyor beni.
Ne ilgilendirir ki sizi?
Susun.
Posted by: erkandemir on: Temmuz 12, 2009
Günler için söyleyecek sözüm yok. İşlerini iyi yapıyorlar ve sürekli devam ediyor geçmeler. Günleri yakalayamıyorsam suç benim. Günler tekliyorsa cezası bana. Uzaktan baktım şimdi kara kaplı takvime. Kadir gecesine işaret etmiş günler. İşime yaramadı oysa. Tek bacakla koştum, tek elimle meyve topladım. Hep eksik kaldı elimde kalanlar. Geriye de iki salkım üzüm kaldı. Sıkıp sıkıp içtim sularını.
Günler için diyecek kelimem yok. İyi yapıyorlar işlerini. Kovalayan ben oluyorum ardlarından. Do sesini işaret ediyor sahildeki araç. Anlamıyorum. Elimde sessiz harfler kalıyor ve sesim çıkmıyor bu yüzden.
Kendime diyecek lafım yok. İşimi yapamıyorum. Gözlerimi kırpmak gibi bir görevim var bu hayatta ve o bile bana fazla geliyor. Bir aşağı ve yay var göz kapaklarımda, kendiliğinden yukarı. Çok yorucu bu. Çok yoruluyorum.
Sana da bir çift lafım var. İşini iyi yapıyorsun.
Rumuz: İşini yapamayan
Posted by: erkandemir on: Temmuz 9, 2009
Biraz şarap içtim az önce. Mavi bardağın içinde kırmızı şarap… mor renkte göründü gözüme haliyle. Çok fazla değil. Birkaç yudum belki. Yeterli gelmese de tatı var en azından. Bu da bir şey değil mi? İzninle cevap vereyim; değil. Kusura bakmayayım ama durum bu. Na hoş mahiyette tezahür ediyor işte durumlar. Durumun da farkında değilim.
Posted by: erkandemir on: Haziran 30, 2009
“Beceriksizsin oğlum” diye bağırarak başlattım kendimle kavgamı. Suratıma indirdiğim en büyük yumruk elimin çapı ile ölçülür büyüklükte olsa da ağırlığı bedenimden fazlaydı. Her parmağım hava basılsa sosis olarak pişirilmeye hazırdı ve kendimle dalga geçiyordum bu sebeple. “Anlamın götüne koyayım” diye bağırdı içimden. Alıp dışarı çıkardım. Boynunu sıkıyordum o sırada ve nefes bile almıyordu. Bilemedim. Nefes almasına gerek mi vardı? Elbette hayır. Öğrenmek ve bilmek giyotinle kafa uçurmak demek. Ölmenin ne olduğunu anlamak için ölmek gerekiyor sanırım. Annem doğururken acı çekerek anladı yaratmanın ne olduğunu, ben de ölürken anlarım o halde kanım sepete dolarken. Başka bir bilgi de yok zaten yaşayan. Varsa da ne boka yarar ki. Sıçayım o halde en bukle olanından hayatın bir köşesine ki pilavda benim de bokum olsun. Renk olsun hafif.
Körebe isminde bi oyun vardı ben küçüktüm o zaman. 5 dakika ışıktan uzak kalmanın ne denli büyük kabus olduğunu anlamaya çalışırdım o oyunda. Az bi astigmatla bile uğraşamazken, astigmata can verecek insanları görmeden geçiyorum oysa şimdi sokakta. O halde ne işe yararım ki ben. Sıçtığım bokum o zaman. Sıçtığım bokum. İshal oldum hafif.
Kumsalda yumurtladım bir defasında. 1 milyon tane yumurta bıraktım erkek olduğumu unutup. Kalsiyumla bezedim dışlarını. Yaşamaları için örttüm üstlerini. Kaplumbağa ismim. Yavaş yürürüm. Kollarım yamuktur, çaresizliğim ondan. Yoksa ben de bilirdim elinden tutup gezmeyi bi kızın. Ama anatomim uygun değil ki. Gördüğünüz kabusun geçek haliyim ben. Sanmayın ki bu bir evrim ve siz daha ilerdesiniz benden. Sanmıyorum. Bunları yazabilecek sadece iki parmağım var, az hava basılsa sosis olur. Onları da kaybetmiş olsaydım suçu size atardım. İnsanca bir davranış değil mi? Cevabınız sikimde değil. Yumurtam var diye kadın olmak zorunda hissetmedim kendimi çünkü.
“Beceriksizsin oğlum” diyerek başladı kavga. Kendimi öldürmek için tek bir gerekçeye bile ihtiyacım yoktu. Ağaç kestim bir tane. Giyotin ile kafamı uçurdum dün sabah. Sepete aktı kanın, bağışlayayım dedim hastaneler almadı. Kirlendin sen dediler. Yabancı bir madde yazdılar alnıma. Astigmatım var migrene açık kapı. Okuyamadım. Işık yokken gözümü açamıyorum artık. Kör oldum hafif.
Hiçbirisini hatırlamıyorum.
Posted by: erkandemir on: Haziran 29, 2009
yetmedi mi bu kadar?
nefes almadan geçen her saniyeyi üçe böldüm.
birini ağzımla saydım,
birini elimle. diğerine gözüm kaydı.
hadi artık, bu kadar yetmedi mi?
kendimi üçe böldüm.
birini çöle attım,
birini suda boğdum. Diğerine kıyamadım.
Bu kadarı da mı yetmedi?
O otobüs ne zaman gelecek artık?
gelecekten gelecek herhangi bir şey, beni şu andan kopartmaya yetmiyor. Burada topuklarımdan çakılı olduğumun farkındayım. dar alanlarda dolaşan, köşeye kapanan, muz yiyen ve zeytin bekleyen bi adamım ben.
bu açıklama yetmedi mi?
otobüsleri üçe ayırdım. ilkine gidenler dedim, ikincisine gelenler. sonuncusuna ad koymaya gücüm yetmedi.
sen ise otobüste kafa yastığı bekliyorsun nereye gideceğini bilmeden.
uzun yolların orta direk süs kahramanıyım. nasıl olduğunu düşünmeye kalkma sakın. senin yetersizliğin değil benim çaresizliğim çözülemez çünkü. geriye sadece sorular kalır ve bunlar teker patlatan raptiyelere benzer. teker teker içine girerler naylon dünyanın ve havasını çalarlar. o yüzden işte yıllar içinde söndü havam. öylesine birisi oldum. saçım döküldü, dişlerim döküldü, sigaramın külleri döküldü. dökülen bir suya benzedim denizn kenarında. benim için her şeyin sonu gelirken, senin için bereketli sular doğurdu dünya. kızgınlığım bundandır.
sen mi? nasıl yaşadığının farkında bile değilsin.
koşmaya başlarsan tek ciğerinin bana çalıştığını göreceksin. cesaretin yok ve bu yüzden hep yürüdün. kucak açan ve nal tutan adam oldum karşında. nal şans mı getirirdi? ne güzel yalan. ne güzel kebaptan dünya. ben de nefes alayım biraz ondan bundan. sonra da gideyim kusayım denize, tam da döküldüğüm yerde.
beyaz köpüklere bak suyun üstündeki. saframdır. kusacak nefesim de kalmadı.
Posted by: erkandemir on: Haziran 14, 2009
düştüm. ayaklarım yere basmıyor artık. gözbebeğime cam düşmüş. camdan saksı yapmışlar. içine beni ekmişler. boktan gübre yiyorum anlayacağın. tadına alışamadım hala. alışırsam deve dikeni olayım, bıçakla kessinler köklerimi.
sen mi? uyan, hiçbir uyku güzel değil.
kalktım. uyanmak için tükettiğim oksijenin tamamı karbondioksit oldu. küreseli ısıtıyorum. gebersem daha faydalıyım o halde. zararsız olmayı öğrenemedim hala.
sen mi? nefes almayı öğrenmen lazım.
yürüdüm. yolların uzunluğunu arşınla hesaplıyorum. o kadar geri kafalı, o kadar gerizekalıyım ben. yürümekten yorulmamamın tek sebebi de yürümeyi fark etmemem olsa gerek. şuanda da ayaktayım hala.
sen mi? ayaklarının üstünde durmaya bak.
öldüm. yaşamın kısalığını anladım bir anda. şu anda toprak tadı var ağzımda. o an bi yerime pamuk soktular. zaman kavramını yitirdim anlayacağın. gülümsetmeye yakın bir rüyadayım hala.
sen mi? ne zaman?
Posted by: erkandemir on: Haziran 9, 2009
bir patlıcanı kafamla vurarak öldürdüm. İçinin buruşmuşluğunu görmekten korkuyordum en çok ve çekirdeklerinden insan çıkmasından. korkularımın yersizliği değil sebepsizliğine sinirleniyorum bu yüzden. geçip giden her şeye kal demek isterken kalan her şeye git diyorum. sen de diyorsun zaten boşuna okuma. bildiğin şeyler bunlar senin. Kitap arasına ayraç yaptım kendimi dün gece. hangi sayfamda kaldığını görmek istedim.
çok da fazla okumadan bırakmışsın bir kenara beni. Önsözümü bu kadar uzun tutmamalıydım biliyorum. Ama selülozdan oluşunca bu beden, mürekkebe de doymuyor inan ki. İstiyor da istiyor 1. kalite hamurum o renkli sıvıdan. Kokusuna hayranım ben.
Koşan herkese “durun” diyorum, sakat bacaklarımla koşmaya çabalarken. Kimsenin gözü değilim ben. Kendi içinde bi hayvan büyüttüm.
Herkesin saçında bir telim aslında, yerden toplayıp cüzdanımda sakladığım. Koyu kahve, buzlu kahve, siyah kaos. Kitabın özsözü böyle başlar.
Okumadan geçseydin nerede kalırdı o ayraç bilmiyorum aslında. Sıkılacak şekilde de yaratılmadım annemin rahminde. Dokuz ay bolca sigara ve kırmızı lahana verdi bana. Verem olmaya ramak kalan hayatım bu benim.
Plastik dolu dünyanın odun kafalı kapı tokmağıyım ben. İçeri girmeni isterken, engel olurum sana. Çevirmeni ve değiştirmeni isterim beni içeri girebilmen için.
Koltuk kenarındaki ilmiklerin sayısı arttı son zamanlarda. Kedim çok oyun oynuyor. Eğlenmeyi gerçekten bilmeyen bi hayvanm ben. eğlenmek için götümü yırtarım oysa.
Durgun olan her nehrin durmayan selinde boğuldum ben. Oksijene muhtaçlığım bundandır. Susuz da kalamam baksana. Kaktüs oldum en sonunda. İğnelerim kendime girer.
Ayraç yaptım kendimi nerede kaldığını bilmek için. İlk bölüm tanışmaydı, ikincisi arife, devam et başlar elbet hikaye. Okumayı öğrendiğimde altıma işiyordum hala.
Posted by: erkandemir on: Mayıs 25, 2009
İsim vererek dikkat çekmek istemediğim ve bu sebeple yazı içerisinde Süphan Tümdirek olarak kodlayacağım, çok yakın bir arkadaşımın kulağını çaldım.
Uzun zamandır bana karşı olan tavırlarını beğenmediğim Süphan, sürekli olarak süper bir kulağa sahip olduğundan bahseder ve benimle dalga geçerdi. Anlam veremediğim bu davranışlarını sadece bana daha da yakınlaşma çabası olarak düşünmüş ve bu yüzden ilk başlarda mutlu da olmuştum. Oysaki zaman içinde aslında içten içe benim burnuma olan hayranlığından dolayı bu şekilde davrandığını ve popülerliğini korumaya çalıştığını fark ettim. Gerçekten de okka gibi burna sahip olduğumdan, sürekli olarak kızlara müthiş bir özgüvenle yaklaşmıştım. Burnumun bu ideal yapısı, kimi zaman modern ressam arkadaşların tablolarına bile konu olmuştu. “İdeale yaklaşmak” şeklinde cemiyette söylenen söz de tam olarak kızların bana ulaşma çabasını anlatıyordu. Oysaki Süphan sıradan bir burna ve sıradan bir burun etine sahipti.
Fakat gerçekten zeki olan Süphan, uzun süre piyasa analizi yapmış ve kızların hangi organlara önem verdiğini çok iyi çözümlemişti. Bir sabah kalktığımda gece benim yanımda yatan Nermif K. isimli bayanın, sabah onun yatağında olduğunu fark ettim. Yan yana, birbirine sarılmış olarak yatan bu çifte alıcı gözüyle bakınca aslında çok da yakıştıklarını gördüm. Sevindim. Süphan için çok güzeldi ve Süphan benim çok yakın bi arkadaşımdı. En azından Firsir Asfalt’tan daha yakındı bana.
Kahvaltı sırasında Nermif’in Süphan’ın kulağına dair söylediği övgü dolu sözler sonrasında ise kimi yerlerimde kıllanmalar oluştu.
Sonra Süphan’ı kenara çektim. “Noluyo lan?” dedim. “Bir şey yok Regiğ.” dedi. Evet adım Regiğ. Anlamı ise dumanın yaptığı o anormal hareketler.
Sonradan öğrendim ki gece boyu Süphan, Nermif’e en önemli organın kulak olduğunu ve kendisinin de süper kulağa sahip olduğunu anlatmış. Kızın aklını almış. Kız da bu çekiciliğe dayanamamış ve hoşlanmış Süphan’dan.
Sonraki haftalarda tüm konuşmalarda konuyu bir şekilde kulağına getiren Süphan artık benden daha popülerdi. Hem de daha çok kız arkadaşı olmuştu. Ben ise hala burnumla gurur duyuyordum.
Ancak geçen gün, evimde beslediğim dünya tatlısı atmacam Sakir’e de aynı şekilde yaklaşınca, artık durumun bir sapkınlık ve güç savaşı olduğunu fark ettim.
Bu savaşı çözmek için meydan savaşı yapmak istemiyordum çünkü bu şekilde ikimiz de bitecek ve ortalık sevmediğim Herda’ya kalacaktı ki onun en önemli özelliği kalp şeklinde çıkan kaşlarıydı. Bu kabul edebileceğim bir durum değildi.
Dün gece usulca Süphan’ın odasına girdim. Bayıltıcı spreyi odaya bolca sıktım. Bir süre sonra gelince Süphan’ın baygın olduğunu gördüm. Kulağını nazik bir hareketle alıp, kendi kulağımla değiştirdim. O an o kadar mutluydum ki anlatamam. Hem burnum hem de kulağım artık süperdi. Ancak daha sonra bana rakip olmasın diye Herda’nın da odasına sprey sıktım. Sonrasında onun kaşlarıyla da kendi kaşlarımı yine nazikçe değiştirdim. Sabah kalktıklarında artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlamışlar ve benim gücümü kabul etmişlerdi.
Eteğimi öpmeye çalışırlarken durumlarına çok acıdım. Süphan’a kulağını geri verdim ve kızları eşit bir şekilde bölüşmeyi teklif ettim. Dostane bir şekilde el sıkıştık. Herda’nın kaşlarının tekini de ona hediye ettim.
Bu şekilde daha mutlu olacağımı biliyorum. Sonuçta ikimize de yetecek kadar kız var dünyada. Hem Süphan benim en yakın arkadaşım.
Süper kulaklı süper arkadaşım.
Posted by: erkandemir on: Mayıs 24, 2009
Rüyamdır.
Bir kadın ve kocası var başrolde. 2 senelik evliliklerinde çocuk yapmakla geçirdikleri gün sayısı oldukça fazla. Sayı veremiyorum. Pek çok doktora gidiyorlar ve erkekte sorun olduğu anlaşılıyor. Kısır. Ailesi için ise bu yüzkarası, utanılacak bir durum. 49 gün sonra kadın tekrar bir doktor yanında çünkü garip hissediyor kendisini. Sonuç; “Hamilesiniz.” Kocasına anlatıyor ve dayak yiyor. Adam inanmıyor. Kendisi kısırken bu kadın nasıl gebe kalabilir ki? Ama seviyor ve kabulleniyor. 8 ay 23 günlükken doğum gerçekleşiyor. Doğan bebeğin sağlığı yerinde ama penisi değil. Göbek deliğinin hafif sağında duruyor penisi. Herkes şaşkın.
Bebek 12 günlükken annesini emerken, gözlerine bakarak “Ben senin çocuğun değilim.” diyor. Kadın çocuğu kucağından atıyor. Çocuk başını kaldırıp, “korkma” diyor, “Sizin için geldim.” 8 aydan biraz daha büyükken kadını ikna ediyor. Kocasının kısırlığının düzelmesinin tek yolunun o penisi emmek olduğu konusunda ikna ediyor. Kadın bunu yapıyor. 45. gün çocuk ölüyor. 9 ay sonra kadın bir bebek doğuruyor. Bir erkek. Sağlığı da penisi de yerinde bir erkek çocuk. Kadın ilk kez emzirmek için kucağına aldığında “İnandığın için teşekkür ederim” diyor çocuk. Adam doktora gidiyor. Kısır değil. Dna testi yapılıyor ve evet çocuk onun çocuğu.
Adam dna sonuçlarıyla birlikte eve geliyor suratında aptal gülümsemesiyle. Kadın kapıyı açıyor. Çocuk elinde. Sarılıyor karısına. Çocuk yere düşüyor. Sesleniyor “Ölen senin inançlarındı, ben ise yarattığınım. Beni korumak zorundasın.”
Çocuk iki yaşına kadar bir daha asla konuşmuyor.
Posted by: erkandemir on: Mayıs 20, 2009
Bugün sabah saatlerinde, çok sevdiğin dostum, Selçuk Cumhuriyeti Başkanı Sayın Selçuk Ceylan’ın vesilesi ile tanıştığım Bay Karl Marx ile buluştum. Kendisinin son zamanlarda en çok sevdiği oyun olan tavla oynama maksadıyla buluşmuştuk. Kendisinin tüm Antik Yunan dönemi felsefe metinlerini bir yılda yalayıp yutan bi insan olarak, tavlaya bu denli merak salmasının sebebini soralı ise yaklaşık 4 dakika geçmişti. O 4 dakika soyunca düşündü ve sonuç olarak şunu söyledi, “İhtimaller dar alanda her daim değişken. Bunu seviyorum işte.” Afyonunun patlamadığı kesindi. Sırtını sıvaslayıp, “Hıhı” dedim. Gel hadi oynayalım. Klasik boyutlarda olan iki de çay söyledik. Oyuna Bay Marx başlayacaktı. 3-1 attı ve “Hoop” şeklinde gürledi. “Bu mu ihtimal babuş?” dedim. O saçma cümlenin içeriğinin anlamak istiyordum çünkü. Ancak ben de bi o kadar saçma bi cümle kurdum. İlk oyunu aldım. Düz. Sonra mars oldum. Sonra ben mars ettim. Nihayetinde 3. çaylarımızı içiyorduk ve o esnada oyun benim 5-3′lük net bir galibiyetim ile sonuçlandı.
Bay Marx çok düşünceliydi. “Nedir canını sıkan?” diye sordum. “Nothing” demesiyle alnına şaplağı oturtmam bir oldu. “Türkçe konuşsana” dedim. Sinirle yerimden kalktım, cebimden 10 lira çıkarıp masaya attım ve arkamı dönüp orayı terketmek için gereken son hamlemi yaptım. Yaklaşık 87 derece olacak şekilde başımı Bay Marx’a doğru çevirdim ve “Size duyduğum saygımı kötüye kullanmayın” dedim.
Halbuki bu istediğim bi final değildi. Çok daha zekice bi tavır sergilemem gerekirdi. Ancak Bay Marx her zaman çok karizmatik olduğu için ona karşı hep aciz kalmıştım. Ne olursa olsun benim en sevdiğim kahramanımdı o.
Selçuk Bey’i aradım. Durumu ona anlattım. “Ben hallederim kanka. Sen rahat ol” dedi. Saolsun canım arkadaşım benim ya.
Bay Marx’a ihtiyacım var. Siyaset-dil-tarih odaklı yazdığım makalemde onun kimi fikirlerini kullanmak isterken bu şekilde giderli davranışlar olmamalıydı. Olmamalıydı. Olmamalıydı.
Kusura bakma canım dostum Marx.
Dil, yılan gibidir. En çok sevdiklerini sokar.