Ek-1

Koşmaya başladım. Evet, tam da şurada, yola bitişik sarı ve beyaza boyanmış kaldırım taşlarına teğet geçerek koşmaya başladım.Aptal bir güneş tepede uykuya dalmış sanki, hiç kıpırdamıyor ve ben tamamen psikolojik bir alerji uydurduğum için güneşe karşı, durmadan hapşırıyordum. İşte tam da bu sırada koşmaya başladım. Çok koştum. Dakikalarca… Kaç bina geçtiğimi, kaç sokak eskittiğimi, kaç kazayı es geçtiğimi sayamadan koştum. Sonra ciğerlerim geceleri tükettiğim sigaralarında yardımıyla tekledi biraz. Beyaz bir duvara dayanıp öksürmeye başladım. Aslında öksürmek yerine kusmayı isterdim o an. Ciğerlerime kadar ulaşan acıyı ağlamaktansa kusarak atmayı isterdim. Ağlamam ben, ağlamak zayıflıktır çünkü. Oysa koskoca bir yalan bu. Aslında ağlayamam ben.
Her şeye küfür ediyordum. Hayatımda kutsal saydığım, yıllar sonra doğruluğuna inanabildiğim tek duygu, tek kişi… Hepsi birkaç dakika içinde yok oldu. Ben koştum ve dayanamayacağım bu acıyı geride bırakmaya çalıştım. Koşmak yetmiyormuş, koşmak kaçmak değilmiş. Kaçmaya çalışmak çözüm değilmiş. Çözüm nerede, çözüm ne? Bunları da bilmiyorum. Gözlerim etrafı pek seçmez olunca, güneşin bugünki nöbetinin de bittiğini anladım. “Dışarıda çok ses var. Eve gitmeliyim. ” dedirttim kendime. Yalnızlık her şeye biraz daha acı katardı çünkü ve her şey mükemmel derecede kötü olmalıydı.

Bana gerekenler çok da fazla değildi. Her birinin içinde 20 adet bulunan birkaç sigara paketi ve bolca içki. Bunlar gece için bana yetebilirdi. Aslında bol bol alıp günlerce evden çıkmayabilirdim. Ama yeterli para yoktu yanımda ve para çekebileceğim bankamatik birkaç sokak geride kalmıştı. Oysa benim geriye atacak adımım kalmamıştı. ” Başka bir şey ister misiniz? ” sorularıyla yüklü marketten bolca sigara alıp kutulmanın tek yolu olan parayı uzattım ve uzaklaştım. Evin önündeydim. Her bir kapı için farklı bir anahtar… Her söz her kalbe hitap etmiyordu, her anahtarın binanın kilidini açamadığı gibi. Yine zorladı beni bu anahtar. Eve girdim sonunda.
Bardak aldım mutfaktan. Şimdi bana bir de müzik gerekiyordu. Beni daha da bozacak bir müzik. Türkçe dinlemeliydim. Zihnim yabancı kelimeleri çözemeyecek kadar meşguldü çünkü. O an içimde bir kamera olsaydı da aklımda ki her anı görüntüleyebilseydim. Olmadı.

Bira güsel, sigara güsel. Gökhan adında bir arkadaşım vardı zihni çapraz işleyen. En iyi dostunun sigara olduğunu söylerdi garip bir gerekçeyle. ” Sıkılmaz, sözünü kesmez, sen onu bırakmadan o seni bırakmaz.” Şimdi derdimi şu sigaraları mı anlatsam?

En garip zevk dolu gecemi gösteriş dışı yaşarken, salak zil çaldı yine aptal kuş sesleriyle. Zil sesini değiştirip, evde olmadığımı belirten cümleler söyleyen yeni bir ses ekletmek istedim o an. Neyse, zihnime kazılı olduğundan kapıyı hep ezbere buldum ama koyduğumun yerinde kimseler yoktu. Çok da büyütülecek bir mevzu değildi bu. Hemen eski yerime konuldum, ihmal etmeye gelmez bu içkileri. Sidik haline gelmeleri saniyelerle ölçülür. Bir süre sonra yumuşamaya başlamıştım, sanki kendimde değilmiş gibi…Televizyonun net olmayan görüntüsü artık iyice bozuktu bana göre. Kendimde değildim ben. Koşmaya başladığım o andan itibaren kendimde değildim artık. Kaçmıştım. Kendimi gördüğüm her yerden, her şeyden kaçmış, kanepeme atmıştım kendimi son çare olarak. Odama sinmiş sigara kokusuydu kaçamadığım tek şey. Eve kapadım kendimi. Onca zaman gezip dolaştıktan sonra 12 aylık bir uykuyla nokta koyacaktım hayata. Günahlarından ya da acılarından kaçan her ayı gibi ben de uykuya dalacaktım. Ama önce 12 ayı doldurmak gerekiyordu. Oniki ay boyunca, önceden biriktirip yağ yaptığım her mutlu anı acıya çevirene kadar kalacaktım dört duvar içinde. Sıkıldıkça kanepenin yerini değiştirecek, televizyondaki kanalı değiştirecek, içtiğim sigarayı değiştirecek, içkimi değiştirecek ve en sonunda ben de değişecektim. Bütün şiirlerimi yakacak, bütün kaset ve cd ve plaklarımı çöpe atacak, bütün giysilerimi yırtacak, bütün kanımı içkiye karıştırıp yok olacaktım. On iki ay boyunca durmadan zayıflayıp bira göbeği yapacaktım. Saç sakal birbirine karışacak ve içinde bitler yetişecekti. Gecelerimi denize bakarak geçirecek, üşütüp hasta olacak, bütün mantık dışı her şeyden, her acıdan zevk almaya başlayacak ve böylece en büyük gerçeği ispat etmiş olacaktım. Varolan ya da var olacak her şey ilkin kendi zıttına ihtiyaç duyardı. Siyahın büyüklüğünden dolayı beyazı biliyorduk. Aydınlığın ne olduğu ancak karanlığın içine girince anlaşılırdı. Biz, insanoğlu, hayatımızda mutluluğu istediğimiz için başlangıcımız acı olmalıydı. Her dua daha mutlu ve iyi olmaya yönelirken hayata bir doğum sancısıyla geliyorduk. Bense, daha koşmaya başladığım o günün sabahında bile, mutluluk bir çift kanat uçururdu beni. Oysa şimdi ben bunu amansız bir acıya dönüştürüyor ve zamanla bundan zevk almaya başlıyorum.

Her şey körelmeye başlamış, duyularım gücünü kaybetmeye başlamış, ellerim uyuşmuş, gözlerim kararmaya başlamıştı. Gücümü yitirmiş gibiydim ve o an kalan son gücümü sigara içmeye ayırdım. Üzerinde silinmeye yüz tutmuş yazılı çakmağımla zorlandım sigaramı yakmak için. Sonunda başladım yanmaya. Nefes aldıkça ateşimi yelliyor, nefes verdikçe daha çok yanıyordum. Sigaranın ucundaki köz gözlerimi alıyor, amansız bir uykuya davet ediyordu beni. Tek yapalması gereken, bütün ışıkların olduğu gibi sigaranın da söndürülmesiydi. Kanepeye yapışmıştım, kalkamıyordum ve ben de uzanıverdim öylece. Tavana bakıyor saniyeleri sayıyordum. Sonra kaçta olduğumu unutup başa dönüyor, araya yüzümde hala gülümsemeler ve bolca yaş bırakan anılar, kısa görüntüler sıkıştıyordum. Düşünmekten yoruluyor, saymaktan yoruluyor, anılardan, ağlamaktan, uyumaya çalışmaktan yoruluyordum. Bolca anı, içkiyle birleşince midemde amansız bir ağrı oluşturmuştu. Kıvranmaktan başka bir çarem yoktu. Acıdan gebermeyi ben tercih etmiştim. Bütün komşular ossuruklu uykularda ya da ateşli sevişmeler içindeyken ben mutsuzluğun, kederin mide ağrısını çekiyordum durmadan.

Yıllardır aynı saate kuruluymuşcasına oldukça gevşek çalan alarmla birlikte yıllardır aynı saatte kalkar gibi açtım gözlerimi o an hiçbir uyku belirtisi, geceden kalma başağrısı hissetmeden. Ellerimi başımın altında birleştirip tavana baktım biraz. Tavan sıkıcıydı artık. Desenini hiçbir zaman değiştirmemiş ve kendini hiç yenilememişti içinde onlarca insan yaşamasına rağmen. Her gelen gitmişti bu evden ve en son benim sigara dumanıma maruz kalmıştı.

Banyoya gidip çocukluğumda bulduğum ense ıslatma seansımı gerçekleştirdim. Sanki bütün acılar ensemden omurilik soğanıma girmeye, oradan da bütün sinir sistemime tecavüz etmeye çalışıyordu. Ben ise ensemi ıslatarak buna engel olmaya çabalıyordum öylece. Olmuyormuş. Su bütün kirleri temizlemiyormuş, hiçbir şey suyla akıp gitmemiş de orada öylece gizlenmiş ve beklemiş.
Aynaya baktım. Bende kaldığı her gecenin sabahında bu aynada yakalardım onu. Gizlice ve de hınzırca arkasına geçer, beline sarılır, başımı omzuna düşürür ve aynadaki gözlerine bakardım. Yıllarca okuduğum tüm fizik derslerini unutmuşcasına aynadaki gülümsemeyi gerçek sanar ve sımsıkı koklardım onu tam da ensesinden. Oysa, ayna bize sadece görmek istediğimiz yalan görüntüler sunardı ve fizik dersinin tek gerçek sonucu da buydu. Ağlıyorum. Ağladığımı aynaya baktığımda farkettim ve “Bu da bir yalan işte” deyip, hasta koltuğu ruhuna yaklaşan kanepeme kuruldum yine. Sigara mesaime erkenden başlamalı, dumanıyla gözümü yakmalı ve akan tüm gözyaşlarıma bu dumanı bahane etmeliydim.

Gözüm yerdeki gazetelerden birine takılmıştı. (Yıllardır gazete atmayı sevmemişimdir. Dergi biriktirenlerin aksine aslında hayatın birebir-canlı görüntüsüydü gazete sayfaları. Zamanla solardı ve bu yüzden kuşe kağıda baskılı renk cümbüşü dergilerden daha gerçeklerdi. ) Gazeteyi akıp karıştırdım sayfalarını. Bir hafta geçmiş de okumuş muydum o gazeteyi? Hatırlayamadım. ( İyi yoldayım demektir bu.) İlk birkaç sayfayı atlayıp başladım okumaya. Okuduğum her şeyde satır arasında kaybolmuş açıklamalar ve üç noktalı cümleler aramış ve bunları ezberlemeye çabalamıştım onca zaman sırf sonuna bende bir yorum katabileyim diye. Şiirlerim hep üç noktalı cümlelerle doluydu. Sanki anlattıklarımda bir şeyler eksikti ve bir şekilde bunu tamamlamak gerekiyordu. Son yazdığım şiirler aklıma geldi. Gayet kurallı ve de tek noktalı cümleler… Ben; anlam katmıştım hayatıma. Kimin anlam katabileceğini görümüştüm de o bunu farketmemişti demekki. Şimdi yanına gidip, bir kalem verip eline, “Tüm tek noktaları üçe tamamla.” diye bağırmalıydım. Rica edemezdim ya bu noktada.

Dolabımda her zaman sakladığım daşşaklı bir içkim olurdu. Bol keyifli günlerde kursağımla paylaşırdım. Black Label. Buz. Bardak. Karıştıracak hiçbir içecek yok. Sek. Dev bir şişenin içini boşaltacaktım hemen. İçim boşalıyor, küf kokuyorum.
Masanın üstünde bir fotograf… Soru sorma n’olur.
ne kadar kaçar
nereye kadar.
her görüntü niye yalanlıyor beni?
gülüyorsun orada bana bakarak mutlu mutlu
oysa ben ağlıyorum görmüyorsun.
çekiç sesleri geliyor dışarıdan
burada molozlar çıkıyor içimden, tüm “moloz dökmek yasaktır” uyarılarına rağmen
bilmiyorsun.
bak bana
sadece bak ve soru sorma n’olur.
seni ne kadar mı seviyorum?
ölüyorum.
geniş zamanda kurmuyorum cümleleri
bizzat şimdi, bizzat kendimden
ve de bizden sensiz kaçıyorum.
on iki ay saklanıp bu odada
sen bana gelince
küf kokuyorum ve biraz da hüzün – elbet –
üç nokta

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s